Filmlerin Büyüsü


Mother (Film Analizi)
mother film_analizi_zamanin_otesi


-Sana yetemediğim için canım yanıyor


+Sen suçlu değilsin, benim için her zaman her şey yetersiz. Yoksa ben yaratamazdım. Şimdi her şeye baştan başlamalıyım.


Mother filminin finalinden bu replikler hem filmin hem de tüm yaratılış döngüsünün bir özeti niteliğinde. Nitekim insana asla hiç bir şey yeterli gelmez. Daha çok olmak ister, daha çok yaratmak, daha çok sevmek ister ve daha çok sevilmek… O nedenle hep baştan başlar durmaksızın…


Bu yazımız Darren Aronofsky’nin “Mother” (Anne) filmi analizini içerecek. O nedenle filmi izlemeyenleri önceden uyaralım. İzleyip izlememek konusunda kararsız kalanlara ise şunu tavsiye ederim, bu blogda yazılanlarla ilgiliyseniz, bir sanat severseniz ve sıradan kurgulardan sıkıldıysanız kesinlikle izleyin.

Pi, The Fountain (Kaynak) ve blogumda detaylı analizini yaptığım Nuh filmlerinin senaristi ve yönetmeni Darren Aronofsky, görüldüğü üzere sadece para kazanmak için film yapmayan, kendini ifade etmek için sinema sanatını kullanarak kendini gerçekleştiren yönetmenlerden. Yapımları özden geldiği için (samimi, yaranmaya çalışmayan, protest) belki de bizi bu denli etkiliyor.

Son filmi Mother da bu saydığım 3 film çizgisinde giden yani dinler tarihine dem vuran bir çizgide. Film yorumlarına baktığımızda ya yerin dibine sokuluyor ya da yere göğe sığdırılamıyor. Filmin anlaşılmadığı konusunda çok yorum okuyunca ve filmi gömenlerin film anlamayanlar olduğunu görünce bir analizin elzem olduğunu düşündüm.

Mother aslında kör göze parmak sokar derecede bariz metaforlar içeriyor. Hatta bu bariz sembolik göndermeler uzman izleyiciyi üzen, izleme zevkini düşüren cinsten. Filmin anlattığı metaforları anlamak için literatür taramış olmanız gerekmiyor. Sadece hissederek izlendiğinde dahi bir idrak yaşamanız mümkün çünkü senaryo insanı insan yapan tüm süreci, tüm yaratılış serüvenimizi anlatıyor.

mother_anne_film_analiz_zamanin_otesi

Lafı uzatmadan direkt olarak filmde kimin ne olduğuna değinmek gerekirse… Öncelikle filmde hiç isim kullanılmamış olması yönetmenin sanatını özgür bırakmış olması anlamına geliyor. Film gerçek bir sanat filmi, okullarda okutulacak cinsten çünkü her şeyi izleyicinin öznel bakış açısına bırakmış. Yine de kendi kişisel evren görüşünü en sert biçimde ortaya koymaktan çekinmemiş. Ben de kendi kısa öykülerimde isim kullanmam. Adam ve kadın derim çünkü her şey adam ve kadınla başladı. Hepimiz adam ve kadınız, isimler sadece etiket ve komikler…

Öncelikle tüm film eski ahitte anlatılan hikayeler üzerinden gidiyor. Tanrının evreni yaratışı, havva ile adem, cennetten kovuluşları, İsa’nın doğumu ve günümüze hatta yönetmenin çizdiği olası geleceğe kadar gidiyor film. Oyuncuların gerçek isimleriyle neyi sembolize ettiklerini anlatmaya çalışalım:

Javier Bardem: Tanrı (İncil’deki tanrı…)
Jennifer Lawrence: Doğa Ana (Anima Mundi, dünyanın ruhu)
Ev: Evren
Kristal: Sevgi (Koşulsuz, saf sevgi)
Ed Harris: Adem
Michelle Pfeiffer (Ed Harris’in karısı): Havva
Havva ile Adem’in iki oğlu: Habil ve Kabil
Bebek: İsa
mother_analiz_gifFilm eve güneş doğmasıyla başlar çünkü önce evren yaratılmıştır. Ardından doğa ana uyanır. Ev ve doğa ananın farklı şeyleri sembolize etmesi ama birbirlerine bağlı olmaları o kadar güzel bir detay ki… Jennifer Lawrence karekterine anima mundi demem boşuna değil. Çünkü bir doğa vardır bir de doğanın ruhu. Mesela dünya yaşayan bir varlıktır. Biz canlı deyince kolları bacakları eti kemiği olan organik varlıklar aklımıza getiriyoruz ama canlılığın tanımı oldukça muğlaktır. Dünya canlıdır ve anima mundi kavramı onun ruhunu temsil eder. Jennifer Lawrence yani Mother ile tamir etmeye çalıştığı ev arasında da böyle bir bağ var. Çünkü dünyaya zarar verdiğimizde, anima mundi onu tamir etmek için bir şeyler yapar. Bu bazen sel, bazen depremlerdir…

200w_dJavier Bardem tanrı olarak bir yazardır. Tam bu noktada “Hayatın Senaristi” blog yazım aklıma geldi… 😊 Tanrı yazardır çünkü incil bakış açısında kaderlerimiz onun ellerindedir. Lakin bu noktadan sonra yönetmenimiz Darren Aronofsky’nin kişisel ve dine karşı protest bakış açısı kendini göstermeye başlar. Bir yazar olarak tanrı yaratma sancısı çekmektedir ve yarattığı evrene insanı da dahil eder. Ve böylece Adem (Ed Harris) eve girer. Doğa ana ona evde sigara içmenin yasak olduğunu söylemesine rağmen o dinlemez ve hasta olmasına rağmen sigara içip kendisini yavaş yavaş öldürmeye devam eder. Doğa ana tamamen yaratma, düzeltme, birleştirme odaklı olduğundan; Adem’in bu davranışları ona saçma gelir ve onu sinirlendirir. Gecenin bir yarısı tanrı ve Adem tuvalette iken doğa ana ademin sırtında kaburgalarının olduğu yerde bir yara görür. Akabinde eve Havva yani Ed Harris’in karısı girer. Bu da; “kadın Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştır” sözüne atıftır incildeki…

Adem ve Havva yaratılmıştır ama Havva rahat durmaz. Girmenin yasak olduğu tanrının çalışma odasına (cennete) girer ve yasak elmaya dokunmaya çalışır. Doğa ana onu engellese de ikinci denemelerinde Adem ve Havva cennetteki yasak elmayı ellerine alırlar ve yere düşürüp kırarlar. Bu olaydan sonra tanrı yani Javier Bardem çok sinirlenip cenneti onlara yasaklar. Kapısını tahtalarla kapatır. Akabinde Havva ile Adem’in seviştiğini görürüz çünkü artık yasak elmayı yemişler ve iyi kötü ayrımına varmışlardır (koşulsuz sevginin kırılması ve dualitenin yaratılışı).

Görüldüğü gibi bildiğiniz incili okuyoruz… Yine hemen ardından eve kavga dövüş Havva ile Adem’in iki oğlu Kabil ile Habil girer. Kabil aynı incilde anlatıldığı gibi kıskançlık yüzünden kardeşi Habil’i öldürür ve tanrı tarafından lanetlenir. Sürgüne gider. Tüm bunlar yaşanırken doğa ana acı çekmektedir çünkü olan her şey onun ruhunun bir parçasıdır ve ona ruhsal acı çektirmektedir. Onun niyeti sadece düzeltmek, genişlemek, meydana getirmek ve büyümektir ama tanrının yarattığı bu varlıklar tüm varoluşuna, düzenine zarar vermektedir. Özetle kaos yaratmaktadır. Ki zaten tanrının isteği de budur. Kaostan düzen doğurmak… Tüm çabası bu. 😊

Aynı incilde anlatıldığı gibi insanlar hızla çoğalmaya başlamıştır ve evin içi pervasız patavatsız insanlarla sürekli dolmaktadır. Tam bu esnada doğa ana hassas davrandığı bir lavaboya oturulmamasını isterken insanlar ısrarla oraya otururlar ve lavabo çöker, su tesisatı patlar ve eve su akar. Bu da Nuh tufanını sembolize eder. Nitekim bu olaydan sonra doğa ana sinirlenip herkesi evden kovar. Nuh tufanından sonra doğa ana ve tanrı tekrar işe baştan koyulur ve çocuklarına hamile kalırlar. Bu noktada Hristiyan sembolizmi işin içine girer çünkü Hz. Meryem aslında doğa anadır. Tanrı doğa anayı, Meryem’i dölleyerek Hz. İsa’nın doğmasını sağlar.

giphy-downsizedDoğa ana bebeğine hamileyken, tanrıya ilham gelir ve o meşhur olan kitabını yazar… İncil’i… Kitap herkes tarafından çok beğenilir. Öyle ki hayranları yazarı putlaştırmaktadır. (Pek çok kişisel gelişim danışmanının başına gelen bir şey, ve çoğu da kendini kaybeder…) Yani kitabın anlattıkları önemsiz hale gelir sadece yazara olan hayranlık ve sevgilerini ona sunmaları görünür filmde. Tanrı bu sevgi halinden hoşnuttur çünkü sevgi yaratmak istemektedir ama insanlar sevgiyi bile putlaştırırlar ve sevgiyi kullanarak parçalarlar. Zaten Adem’in yasak elmayı kırması da bunu sembolize etmektedir. Bu tam bir severken boğma vakasıdır…

Nihayet bebek yani İsa doğar ama sevgi kavramını öyle yanlış anlamış ve yorumlamışızdır ki onu parçalarız. İsa’nın çarmıha gerilmesini simgeler bu da. Bunun üzerine doğa ana bodrumdaki petrolü kullanarak tüm evi yakar. Bu sahne ironiktir çünkü petrol gerçekten de doğa ananın kendi bedenidir, kendi üretimidir ve petrolle insan dünyaya zarar vermektedir. Fosil yakıtlar yüzünden küresel ısınma artıyor ve dünya resmen bir yanışa doğru gidiyor. Nihayetinde de filmin ön görüsü gibi yok olacağız ve bir resetlenme olacak. Yani dünya kendini yeniden yaratım sürecine başlayacak. Tanrı doğa anayı yeniden yaratacak ve doğa ana yeniden evi tamir edip düzeltmeye çalışacak. İnsanlar yeniden ve yeniden eve zarar verecek ve bu kısır döngü sürüp gidecek. Ta ki insanoğlu akıllanana dek.

mother_anne_film_analiz_zamanin_otesi_1Bu arada doğa ananın içtiği kehribar rengi toz ile yasak elmayı sembolize eden kristalin rengi aynı. Doğa ana evdeki yani doğadaki acıları hissedebiliyor ve doğanın içine kehribar rengi tozu karıştırıp duvarı boyuyor. Arada da bu tozu kendi içiyor. Bu toz kırılmış yasak elma yani sevgi. Kendini ve doğayı iyileştirmek için arada bunu kullanıyor. Nitekim kendi kalbi de ileride kırılacak ve bir sonraki doğa ana onu kullanacak kendini iyileştirmek için. Böyle bir kısır döngü…

Dedik ya yönetmen izleyiciyi özgür bırakmış. Tüm filme şöyle de yaklaşabiliriz: Yazarlık gibi yaratıcı işlerde bir süre sonra sevgi, hayranlık gibi kavramlar yaratıcının gözünü kör edebiliyor. Bunun sonucunda sanatçı bir tür körlük yaşıyor. Hayranlarının ona ne yaptığını ya da onun hayranlarına ne yaptığını göremiyor çünkü sevgi sarhoşluğu içinde oluyor. Anne yani sanatçının ilham kaynağı bundan en çok zarar gören oluyor. Bir manzaraya bakıp manzaranın fotoğrafını çekersiniz ve paylaşırsınız. Fotoğraf öyle çok sevilir ki herkes o manzaranın olduğu yere gitmek ister ve o manzarayı bir çöplüğe dönüştürürler… Dünya sahnesi de böyle bir çöplüğe dönüşüyor. İlham alıp korumak yerine onu yok ediyoruz.

Ya da şöyle yorumlayabiliriz: Birini çok seviyorsunuz ama o sadece sizi değil herkesi seviyor. Herkesi her şeyi sizi sevdiği gibi seviyor. Sizi özel bir yere koysa da görünüşte tıpkı filmde Javier Bardem’in yaptığı gibi öncelikli olarak görmüyor. Yazdığı kitabı önce eşine değil yayın evine okutması gibi… Siz de bu durumdan memnun değilsiniz çünkü sizi sevsin hatta belki de yalnızca sizi sevsin istiyorsunuz, size öncelik versin… Oysa o herkese eşit yaklaşıyor. Böyle bir ilişkide herkese eşit davranan taraf tanrı kompleksinde ve sadece sevgiye odaklanmış, sevgi arayışındaki biri oluyor. Özel bir bağlılık isteyen taraf ise sadakat ve paylaşım istiyor. Kıyamet de bu farktan kopuyor. Bireyselleşmek mi yoksa kollektif hareket etmek mi? Bana göre doğru ya da yanlış yok. Sadece oluş var ve iki taraf da yaratımın birer yönü. Ying ve yang gibi. Tüm yaratım bu çatışmalardan ve ikiliklerden ortaya çıkıyor zaten. Amaç ise dengeyi bulmak. Hem birey hem toplum olabilmek. Hem tanrı hem de doğa olabilmek…

Ama en önemlisi sevgi olabilmek. Filmde Javier Bardem herkese karşı sevgi duyuyordu, Jannifer Lawrence ise tek birine karşı… Hem tek tek herkesi, hem kendimizi hem de bütünü sevmeyi başardığımızda sanırım dengeye ulaşacağız. 😊



Yorumlar